arttv-banner-728x90.jpg

The Met Breuer Museum’da, Fontana’nın Büyüsü | Yazan Yasemen Çavuşoğlu



Spatialism’in kurucusu ve daha çok bu calışmaları ile ün salmış, Arjantinli, İtalyan ressam ve heykeltraş olan Lucio Fontana’nın delinmiş ve kesilmiş, aykırı sesi olan calışmalarını duymuştum. New York arşivimi yoklarken The Met Breuer Museum’da sergisi olduğunu öğrenince de, hemen sırt çantamı takıp Fontana’nın enteresan ve bir o kadar ilginç eserlerini görmeye gittim. Eserlerini anlatmaya geçmeden önce biraz Fontana’nın kendisinden bahsetmek isterim.



Fontana, heykeltraş bir babanın oğlu olarak (1899-1968) Milano’da dünyaya gelmiş. 1927’de Milano’da güzel sanatlar eğitimi almış, soyut heykeller ve seramikleriyle İtalya’nin önemli sanatçıları arasında tabiri caizse; İtalya’nın Picasso’su ya da Andy Warhol’u olarak sahnelerde yerini almış. İkinci Dünya Savaşı yıllarında büyümüş bir kuşaga mensup, umutsuzluğun ve karamsarlığın hakim olduğu yıllarda, sanatıyla baş kaldıran sanatçılar arasında Zero akımının kurucularındandır.



Fontana’nın kendi sözleriyle söylemek gerekirse, “Tablodaki bu açtığım delikler basit bir eylem değil, sanatçının ve bireyin üretim özgürlüğü …” demiştir. Çalışmaları ve düşünceleri birçok yenilikçi sanat akımını etkilemiştir. Sanat yapıtının bitmiş ve kalıcı bir şey değil, bir tavır, bir oluşum olduğunu söylemesi, beni yaratma ve mekan üzerine düşündürmeye yöneltmiyor desem, bay Fontana’ya haksizlik etmiş olurum.





Artık beni büyüleyen Fontana hikayeme başlama sırası geldi. Dar koridorlar, kırmızı neon ışıklı bir labirent. Bana bosluktaymışım duygusunu hissettirdi ki, sanatçı bu odaya “Red Light Effect” ismini vermiş. Sonsuz karanlığa açılan bir oda… Üstelik Amsterdam’da 1967 yılında sergilenmiş olması, beni yine neon etkisine kilitledi. Şimdi belki biraz düşünebilirsiniz, lakin soğuk savaşın etkileri halen sürerken Lucio Fontana’nın eserleri, o yıllarda “Simge’’ olmuş desem, etkimi size de geçirebilirim.





Videoyu izlemek için yukarıdaki görselin üzerine TIK'layın.



Gelgelelim Fontana’nın ilk giriş cümlemde de bahsettiğim buraya asıl geliş sebebim olan, Cuts etkisini, bıçakla tuvali deldiği resimleri görmeye... İçeride gözüme çarpan mavi, kırmızı, sarı ve pembeler üzerleri kesik kesik adete canları yanıyormuş da izleyiciye anlatmaya çalışıyorlarmış gibi, bir bir dizilmişler ve “acıyı duyabiliyorsan, canlısın” dedirtiyorlar. O yıllarda, simgeleştiğinin belkide en büyük kanıtı onlar.







Diğer odada ise, metalin yansıması tuvalden izleyiciye seslenen, altın ve gümüş etkisiyle kendine baktıran, parlak cam parçalarıyla süslenmiş güzel eserleri yer alıyor. Seramikler de bıçak darbelerinden ve kesiklerden nasiplerini almışlar.











Uzun bir masa, üstünde çeşitli boyutlarda heykeller, baktığınızda da ufak olanı keşke alıp evime götürebilsem diye düşündükten sonra büyük olanla da göz göze gelip, rüyamdan uyanıyorum.



Hikayemin sonuna geldim, bitirmeden önce Lucio Fontana’nın 1949 yılında bir eylemden ziyade, resim sanatının geleneksel sınırları dediği, 1950 ve 1960’ta ise sanat hayatının en önemli üretimlerini gerçekleştirdiğini sizlere söylemeden gecmek istemedim. Artık çıkma vakti… Bir diğer rotada, başka hikayelere devam…

Yazı: Yasemen Çavuşoğlu

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız